Fas













Uzun bir süredir yazmayı ihmal ettik. Tekrar merhaba!
29 Aralık’ta Uzaklar’la birlikte Tarifa’dan ayrıldık. Son derece rahat geçen Cebelitarık geçişinden sonra Fas karasularına girdik ve Tanca’daki Kraliyet Yat Kulübü’nün iskelesine bağlandık. Kulüp denildiğine bakmayın, talep ettikleri ücret dışında marina adına hiçbir alt yapı yok. Hava sebebiyle bu pahalı “marina"da bir hafta kaldık.

Tanca’ya vardığımızda hava kararmak üzereydi. Karaya çıktığımızda keskin bir yemek ve idrar kokusuyla karşılaştık. Duydugumuz ezan sesiyle birleşince bana geçmişe ait tanıdık birşeyler hatırlattı! Çogu insana dayanılması zor gelen bu kokular benim için çocukluğuma hoş bir yolculuk oldu. Hele tanımadığım insanların güleryüzlü bakışlarıyla selamlaşmak Avrupa’da hissettiğim kuruluğa kendiliğinden bir açıklama getirdi. Uzun zamandır yitirdiğim coşkuyu hatırlamaya başladım. Kendime de tekrar merhaba!

Tanca gizemli ve her daim yaşayan bir şehir. Modern hayatla henüz tanışmamışlar, hatta tanışmaya da pek niyetleri yok gibi. Saatlerce kaybolabileceğiniz daracık sokaklarında Celabalarıyla dolanan insanlarla her karşılaştığında insanın nefesi kesilir gibi oluyor. Hele o Arap güzeli erkeklerin hayatın içinden bakışları ve kadınların sımsıcak gülümsemeleriyle karşılaştıkça insanın hissettiği yalnızlık duygusu anlamsızlaşmaya başlıyor. Ve ne kadar yaratılmış bir yalnızlık acısı çektiğimizi hafif alaycı yüzümüze vuruyor. Tüm bu sarsılmışlıkla Tanca’dan ayrılıp 130 mil güneydeki Rabat’a doğru yola çıktık. Heyecanla beklediğimiz ve henüz huyunu suyunu bilmediğimiz okyanusla bu ilk randevumuz kafadan gelen rüzgar ve kulaçbaşı karşımıza çıkan balıkçı tekneleriyle pek de rahat geçmedi. Bizim de Osman’ın anlattıklarından kalan güzel bir gün batımıyla dalgaların sırtından kayarak hoş hayaller kurma hayallerimiz suya battı. Ama Osman daha Okyanusta sayılmadığımızı, karadan açıldıkça güzel günler göreceğimizi, motorları maviliklere süreceğimizi söylüyor. Eh, inanmaktan başka çare yok artık. Bindik bir alamete gidiyoruz…
Rabat’a girişimiz pek heyecanlıydı. Marina nehir ağzına kurulmuş. Okyanusun kırılan dalgaları girişteki mendirekten içeriye adeta koşuyor. Biz de sırtına bindik ve kendimizi yeni limanımıza bıraktık. Dört haftadır da buradayız. Marina Rabat ve Sale’yi birbirinden ayıran nehrin Sale tarafında. Bu iki kardeş şehir birbirlerinden o kadar farklı ki. Rabat başkent ve başkent olmanın getirdiği gelişme ( yoksa gerileme mi demeliydim) herşeyde kendini hissettiriyor. Celaba yerini moda kabanlara, sokak yemekçileri Paris kafelerine, dar sokaklar geniş caddelere, gülümseyen kibar insanlar kaba ve mutsuz insanlara, en kötüsü de sokakta tüm saflığıyla oynaşan çocuklar cici kıyafetler giydirilen uslu tasma çocuklara bırakıyor. Bu dönüşümü gördükçe insanın ‘biz ettik siz etmeyin’ diyerek sarsası geliyor. Bu sonunu çok iyi bildiğimiz hikayeyi biçare hüzünle okuyoruz. Sale ise bizim kurtarılmış bölgemiz. Zamanımızı daha çok Tanca’yı andıran bu yaşayan şehirde geçiriyoruz. Sokak satıcıları ve dükkanların arasında saatler çok çabuk geçiyor. Hatta insanları tanımaya bile başladık. Bir çorbacımız, fırınımız, kuruyemişcimiz ve bakkalımız var. Hatta gün batımında Kuzey Afrika tütünü içerek dinlediğimiz müzisyen arkadaşlarımız.
Vakit güzel geçiyor...

Yeşim

Hiç yorum yok: